31 Ağustos 2017 Perşembe

BAYRAM..


* Arakan Müslümanları Rohingyaların kaldıkları kamplarda ağaç yaprakları yiyip, çocuklarına da açlıklarını gidermek için toprak yedirdikleri,


* Bir yaşlarındaki çocuğun evde tüm odaları gezip 'anne anne' diye hapisteki annesini aradığı,

* Yaşlı bir annenin gizli güçler tarafından kaçırılan oğlunu '78 gündür oğlum kayıp, yetkililere sesleniyorum' dediği ve sesine cılız bir sesle dahi mukabele edilmediği,

* Ufacık yavrularıyla 10-20-25 saat yol gidip 3-5 vasıta değiştirerek hapisteki eşlerini yarım saat görme hasretiyle çile çeken ailelerin bitip tükendiği,

* 'Abla biliyor musun doğumuma bir ay kalmıştı, benim eşimi öz dayısı ihbar etti' mesajlarını aldığımız,

* Herkesin bayramı beklediği ama çiçeği burnunda gençlerin 'keşke Bayram gelmeseydi Annesiz, Babasız bayramı geçirmek en zoru' diye Ahh edip vaveyla ettiği dünyada,

......(daha niceleri, daha niceleri)

"Bayramm" demeye utanıyorum.

Biliyorum... Kelimelerimiz acınıza tercüman olamıyor.

Sözlerimiz de tükendi.

ama Bilin ki!

Size gelmeyen Bayram bize de gelmedi.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

ARAKAN😰😰😰


Arakan hakkında o kadar fazla bilgi kirliliği oluştu ki bir doğru kaynak derdine düştüm. Yine içimizden biri güzel bir insanın paylaşımı İle beynimden vurulmuşa döndüm. Çok uzun bir yazının en can alıcı gördüğüm noktalarını ayıkladım. Bu gece de Arakan için uyumadım.😢😢😢

Meraklısına link;

http://t24.com.tr/haber/6-soruda-arakan-tarihi-etnik-ve-dini-kiyimin-dunu-bugunu,429735

Gazeteci - yazar İbrahim Sediyani'nin, T24'ün sorularına e-posta yoluyla verdiği yanıtlardan önemli tespitler:

“Rohingya’ Kürtçe bir isim ve ‘güneşin doğduğu ülke’ demek”

*Arakan coğrafyasını Kürt tüccarların ve tebliğcilerin “İslamlaştırdığını”, Kürdistan’dan bu topraklara gelen Kürtler’in “Rohingya” ülkesini kurduklarını, Kürtler’in doğuda gittikleri en uzak yer olduğu için “Doğu ülkesi” anlamında “Rohingya” adını verdiklerini kaydeden Doğulu ve Batılı tarihçiler ve coğrafyacılar, Kürtler’in ayrıca bu cennet coğrafyanın harikulade doğal güzelliğine iltifat etmek amacıyla Rohingya’ya “Aydınlık topraklar”anlamında “Rewşeng / Ruşeng” adını da verdiklerini kaydetmektedirler.

"Rohingyalar dünyanın en Mazlum Halkı"

Müslüman Rohingyalar, bizzat Birleşmiş Milletler tarafından da resmî olarak tescil edilmiş bugün “dünyanın en mazlum halkı” durumundadır.

*54 milyon kişinin yaşadığı ve çok dînli, çok dilli, çok etnisiteli bir ülke olan Myanmar (Burma) nüfûsunun yüzde 68’i Bamar (Burmalı), yüzde 9’u Şan, yüzde 7’si Kayin, yüzde 3, 5’i Raxine, yüzde 2, 5’i Çinli, yüzde 2’si Mon, yüzde 1, 9’u Rohingya, yüzde 1, 5’i Kaçin, yüzde 1, 25’i Hint, yüzde 0, 75’i ise Kayah’tır.

*64 yerli etnik kökenin yaşadığı ülkede 200’ün üzerinde dil ve lehçe konuşulur. Bunlar arasında Şanlar, Kayinler ve Rohingyalar devlet tarafından her türlü ayrımcılık ve dışlanmaya maruz bırakılmakta ve kendilerine “vatandaşlık” hakkı dahi verilmemektedir.

*1982 yılında çıkarılan “Yeni Vatandaşlık Kanunu” ile Rohingya halkı “millî unsur” (Myanmar ulusu) kategorisinden çıkartılarak kendi öz yurtlarında birer yabancı, sığıntı konumuna düşürülmüştür. “Doğdukları ülkenin vatandaşı” olma hakları bile ellerinden alınmıştır.

*Rohingyalar’a, üzerinde “Yabancılara aittir” yazılı beyaz renkte özel bir kimlik verilir. Bu kimlik sadece bilgi amaçlıdır. Tüzel anlamda hiçbir geçerliliği yoktur.   

*“Anadilde eğitim” ve “Anadilde savunma hakkı” gibi en temel insanî hakları tanımamaktadır. Rohingya Müslümanlar’ın üniversiteye gitmesi yasaktır. En fazla liseye kadar okuyabilmektedirler.

*Myanmar (Burma) devleti ve ordusu, ülkedeki etnik azınlıklara mensup kişileri zorla çalıştırmakta ve çalıştırdığı yerlerde dînî ve kavmî kimliklerini hedef alan aşağılayıcı muamelelere maruz bırakmaktadır.

*Müslüman Rohingyaların beton evler yapmaları yasaktır; evlerini ahşap yapmak mecburiyetindedirler. Üstelik bu evler “devlete ait evler” olarak kabul edilir ve kaza ile yangın çıkarsa, evde oturanlar “devlete ait evi yakmak” suçundan 6 yıla kadar hapis cezasına çarptırılır.

*Bir Müslüman Rohingya, iş yeri açamaz. Rohingya’nın iş yeri açabilmesi için bir Budist’le ortaklık kurması gerekiyor. Budist, tek kuruş sermaye koymadan işletmenin yüzde 50’sine sahip olmaktadır.

*Rohingyalar, sahip oldukları hayvanlar için de her yıl devlete vergi ödemek zorundadırlar. Rohingya Müslümanlar’ın devlet dairelerinde çalışmaları yasaktır. Bugün Myanmar devletinde bir tane bile Rohingya memur yoktur. 

*Rohingyalar’ın sabit telefon, cep telefonu, bilgisayar ve motorlu taşıt sahibi olma hakları yoktur. Rohingyalar’a bunların hepsi yasaktır.

*Myanmar (Burma), Rohingya Müslümanlar’ın evlenmelerine dahi engel çıkartmaktadır. Rohingya bir erkek ile Rohingya bir kadının evlenebilmesi için ilk önce yerine getirmesi gereken bazı prosedürler vardır ve bunlar o kadar çetindir ki, Müslümanlar’ın evlenmelerini neredeyse imkânsız hale getirmektedir.

*Rohingyalar evlenenebilmek için devletten izin almak zorundadır. Devlet, evlilik izni almak isteyen çiftlerden her birinden ayrı ayrı yüksek miktarda vergi alıyor. Bu vergiyi öde(ye)meyen çiftler evlenemezler! Üstelik, vergi ödendikten sonra bile en az 2 – 3 yıl beklemek zorundadırlar. Bazen bu vergi ödendiği halde 3 yıl sonra “red” cevabı gelmektedir; yani evlilik vergisini ödedikleri halde evlenmelerine izin verilmemektedir. Daha önce ödenmiş olan vergi de çiftlere geri ödenmemektedir. Arakan’da yaşayan pekçok genç Rohingya, sırf evlenebilmek için Bangladeş tarafına kaçmaktadır.

*Arakan’da yaşayan Rohingya aileler, tüm aile bireylerinin yer aldığı fotoğrafı her yıl devlete teslim etmek zorundadırlar. Doğan her çocuk için ve ayrıca ölen her aile bireyi için devlete vergi verme zorunluluğu vardır.

*Irkçı ve faşist Myanmar (Burma) devleti, Rohingya Müslümanlar’a “ülke içinde” dahi seyahat yasağı koymuştur. Rohingyalar’ın iki ayrı vilayet arasında seyahat özgürlüğü yoktur. Rohingyalar’ın Arakan bölgesi dışına çıkması, Myanmar’ın diğer bölgelerini gidip gezmesi yasaktır. Rohingyalar seyahat edebilmek için “seyahat kartı” almak zorundadırlar ve bu da devlet tarafından türlü bahanelerle verilmemektedir. Rohingyalar’ın ülkenin başkentini görmesi yasaktır.

*Myanmar, cemaatle namaz kılmak ve kurban kesmek gibi ibadetleri Rohingya Müslümanlar’a yasaklamıştır. Cemaatle namaz kılanlar tutuklanıp hapse atılır ve insanlıkdışı işkencelere tabi tutulur. Myanmar devleti yeni cami inşaatına izin vermemekte, var olan camilerde de “cemaatle namaz kılmak” ve “dînî sohbetler tertiplemek” gibi suçları (!) tespit ederse o camiyi yıkmakta ve yerine Budist tapınakları inşâ etmektedir.

*Cami ve medreselerin tamir ve onarımı yasaktır. Bu yasağı denetlemek için de mutad bir uygulama olarak cami ve medreseler yılda üç kez fotoğraflanmak zorundadır. İzinsiz tamir ve onarımın cezası 6 ay ilâ 6 yıl arasında değişen hapis cezasıdır. Myanmar’da son 20 yıl içinde bir tane bile yeni cami inşâ edil(e)memiş, var olan camilerin tamiratı dahi yapılamamıştır.

*Asimilasyon politikalarını hayata geçiren Myanmar devleti, Arakan bölgesindeki köy ve şehirlerin yerli Rohingya dilindeki isimlerini değiştirmekte, onlara resmî Burma dilinde uyduruk isimler vermektedir.

*Myanmar devleti, Müslüman halkın dîn ve ibadet özgürlüğüne yönelik uyguladığı baskı ve zûlmün aynısını ülkedeki Hristiyanlar’a ve hatta devletin ırkçı – şovenist yapısına ve azınlıklara uyguladığı zûlüm ve baskılara karşı çıkan Budistler’e dahi uygulamaktadır. Myanmar devletinin ırkçı ve faşist politikalarına karşı çıktıkları ve zûlüm gören Müslüman ve Hristiyan halkların haklarını savundukları için bugün Myanmar cezaevlerinde yaklaşık 300 Budist rahip yatmaktadır.

"Ulusun yarısından fazlası mülteci"

*Rohingya halkı, canını kurtarmak için periyodik olarak komşu veya bölge ülke topraklarına hicret etmektedir. Toplam sayıları 2.5 milyon olan Rohingya nüfûsunun 1.5 milyonu vatanlarından uzakta, mülteci hayatı yaşamaktadır. 

*Rohingya mültecilerin büyük çoğunluğu komşu Bangladeş’teki mülteci kamplarında “yaşamaktadır.” Bangladeş topraklarında 2’si kayıtlı (resmî; BM denetiminde), 2’si de kayıtsız (kaçak, illegal) olmak üzere 4 tane Rohingya mülteci kampı vardır.Bunların dördü de biribirlerine yakın ve “Bangladeş Arakanı” olan Chittagong il sınırları içinde, Myanmar sınırına oldukça yakındır.

*Ağaç yapraklarıyla besleniyorlar, çocuklarına toprak yedirerek besliyorlar. Hiçbir şeyleri yok!.. Ve gördükleri herkesten korkuyorlar, her yabancıdan korkuyorlar. Ben onlarla konuşmaya çalışırken onlar bana korku dolu gözlerle bakıyorlardı, bizden öyle bir korkuyorlardı ki, anlatamam. Çünkü bugüne dek, onlardan olmayan her insandan sadece kötülük görmüşler. Onlara benzemeyen her insan, onları ya yakmak ya da şiş ve baltalarla parçalayıp öldürmek için yaklaşmış onlara. 

Bangladeş’te bugün toplam 700 bin Rohingya mülteci yaşamaktadır. Bunların 28 bini BM denetimindeki resmî kamplarda, 71 bini de ğayr-i resmî kamplarda barınmaktadır. Yani mületci kamplarında yaşayan Rohingyalar’ın sayısı toplam 99 bindir.  Kamplarda kalmayan Rohingya mültecilerin sayısı ise 601 bindir.
1.5 milyonluk göçmen nüfûsun yarısına kadarı Bangladeş topraklarına sığınırken, diğer yarısı da bölgedeki diğer ülkelere dağılmış durumdadır.

"Sorun ancak devletler düzeyinde çözülebilir"


*Sivil toplum kuruluşları bir şey yapamaz çünkü bu ancak devletlerin çözebileceği bir sorundur. Arakan’da yaşanan sorun ya da “Arakan sorunu”, sivil toplum örgütlerinin ya da insanî yardım gönüllülerinin, gazetecilerin ve yazarların çözebileceği bir sorun değildir. Devletler ve uluslararası güçler mutlaka inisiyatif almalı ve sorunun çözümü, zûlüm ve katliâmların durması, mazlum Rohingya halkının hem özgürlüğüne hem de temel insanî haklarına kavuşması için çaba göstermelidir.

29 Ağustos 2017 Salı

Bir Kova Su(🔥 Var)

Dün gece..
@kamphatiralarim a değdi bir mahsun yürek.
Hadi ona Rumeysa diyelim.
Ürkek ürkek yazıyor. O kadar mahcup ki anlatamam. Ezilmeye alışmış belli.

Ahmet Bozkuşdan duydum sizi. İçimden geçiriyorum ben neden duymadım🙃.

Uzun uzun dertleşiyoruz.
Eşini ihbar eden öz dayısından bahsediyor.
Doğuma eşi olmadan gittiğinden.
11 aylık bebeğini eşinin iki kez görmesinden.
Büyük oğlunun baba hasretinden.
Anne ve babasının anlamayan tavırlarından.
Kayınvalidesinin yüz çevirmişliğinden.
Bu bayram otobüsle 20 saat gideceğinden.
Bebeği götüremeyecek oluşundan.
...

O yazıyor ben ağlıyorum. Ben yazıyorum o ağlıyor..

Ben Rumeysanın hikayesini küçük bir tweetle dua istemek için paylaşıyorum. Başka bir okur ben yol masrafını karşılamak istiyorum diyor. Rumeysa uçakla gidecek eşinin yanına 🙏🏻 vesile oluyoruz.
Ahmet Bozkuş bir takip, gizli bir de dua alıyor..

Ben acılarımdan örnek verip acılarını sarıyorum Rumeysa'nın.
İki üç yıl bile beklesen değer.
Yârin vefa bekler.
Bak bana bir vefasız yüzünden ne haldeyim.
Bekleyenim yok.
Sırtımda koca bir hançer yarası..

ama ümidim var Rumeysa diyorum ümidim var. Biz 4 kişilik kocaman bir aileyiz. Benim yavrularım her gece her gün dua ediyorlar sizlere.

'Allahım! Annesinden babasından ayyı aykadaşlayımızı annesine babasına kavuştuy. Kuytay Allahım!'

Ama yavrularımın aklına bu duayı ederken babaları gelmiyor. Çünkü biz gizli bir inayet eliyle yolumuza devam ediyoruz diyiveriyorum.


Asra Hitap eden Zat aklıma geliyor. 'Ayağım birine takılmış ne önemi var alev alev yanan iman var.'
Sonra bir okur Ahmet Bozkuş sizden bahsetti diyor. Videoyu dinliyorum ne kadar doğru bir iş yapmışsın yürü be Deniz diyorum. 👩🏼‍💻

Herkes yaptığı işin daha nerelere ulaştığını bilse..

Herhalde İsmail bey gibi koşardı.🏃
Ahmet bey gibi hitabetini kullanırdı.
Vera hanım gibi travma eşiğindeki insanlara ümit aşılardı.
Fuat Baran gibi haber sitesi kurup genç kalemleri sitesinde misafir eder onlara yol açardı..
Nazım Abasıyanık gibi iki makale ile ben gibi acizlerin Hicret'ine basamak olurdu.
....daha sayamadıklarımız daha sayamadıklarımız. İyi ki varsınız!


Elinizden ne geliyorsa alev alev yanan bu yangını söndürmeye siz de var mısınız?

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Ensar&Muhacir Kardeşliği


İsimsiz Kahramanlar

İlk günler..Kulaktan kulağa yayılıyor geldiğimiz. Çocuklar için artık yeni amcalar, yeni teyzeler tanıma vakti! Kim ilgi alaka gösterirse onda kalıyor akılları, gönülleri.👬🚶🏼‍♀️Önce Metin amcalar davet ediyor iki gün gönüllerini açıp misafir ediyorlar.. Çevreye dair tüm bilgiler artık belleğimizde. Bırakmak istemeseler de biz müsade istiyoruz. Yeni hayatımıza kampa dönüyoruz.

Sudan çıkmış balık gibiyim. Hala neler olduğunun farkına varmış değilim. Geleli bir hafta oldu. Çocukların mantoları buraya uygun değil. Bizi kampın içindeki ikinci el mağazasına indiriyorlar. Burası kat -1 de bir kıyafet depo aslında. İstediğiniz kıyafeti alabilirsiniz. Çocukları Ahmet Beye on dakikalığına teslim edip tozlu depoya iniyorum. Acil bir durum için telefonum yanımda. İçiçe geçmiş odalardan ibaret olan ikinci el deposu. Son oda çocuklara ayrılmış. 

Düzeltilmesi imkansız bir görünümü var. Her gelen karıştırıp gidiyor, devamlı yeni kıyafetler ekleniyor. Üst raflardan birine telefonumu bırakıp kışlık mont arıyorum. Büyük oğlum için buldum. Küçük oğlanınki de tamam derken. İçerideki Sırp asıllı müslüman kadın hızlı bir şekilde odadan ayrılıyor, anlık bir refleksle telefonumu kontrol ediyorum yerinde yok. İçeride üç kişiydik. Artık iki kişiyiz. Suriyeli bayana soruyorum telefonumu gördün mü? Hayır diyor. Düşmüş olabileceği ihtimali ile bir göz gezdirip odaya çıkıyorum. Ahmet Beye durumu anlatıp telefonumu aramasını söylediğimde artık çok geç olduğunu anlıyoruz. Telefon kapanmış!

Resepsiyona inip durumu anlatırken telefonu alan çiftin dışarı çıktığını görüyoruz. Ne kadar dil dökersek dökelim arama emrimiz yok bugün hafta sonu hafta içi polise gidip şikayet edin diyorlar.  Görevliye şaşkınlığımızı anlattıkça 'üç yıldır buradayım neler neler gördüm ben hiç şaşırmadım' diyor.

Çalanın Müslüman olduğuna üzüldüğüm kadar gurbette tek iletişim aracım olan telefonumun çalınmasına ve çaresizliğime o kadar üzülüyorum. Odaya çıkıp ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum. Ertesi gün Orhan amcalar geliyor. Sanki bir problemim olacakmış onlar da yardıma geleceklermiş gibi tetikte bekliyorlar. Derdim benim değil dert hepimizin. Evde kullanmadıkları bir telefonu getiriyorlar yeni bir hatla birlikte. Şimdi de getirilen telefona sevindiğim kadar iliklerime kadar hissettiğim uhuvvete/kardeşliğe seviniyorum.

Burada bir ayını dolduran her aile Ensar oluveriyor. Muhacir olma hali kalkıyor üzerinden. Dert çok, derman olma derdindeler. Herkes evine davet ediyor. Mehmet Amcanın Halide Teyzenin eli üzerimizde, çocuklar ne severse o yapıyorlar.

Büyük oğlumun doğum günü.  Kenan amcalar doğum günü tertip ediyorlar. İki gün sonra Fadime Teyze kampta kutlayalım diye pasta yapıp getiriyor. Ömer amca her gelişinden harçlık veriyor, vebali var üzerimizde artık. Halil amca da eğer bir ihtiyaç olur da haber vermezsek vebali üstümüze atıyor..

Çocuklar mutlu hem de musmutlu. Yeni akrabalarımız bu insanlar artık. Ara ara uğramaların, hal hatır sormaların ardı arkası kesilmiyor.

Hal böyle olunca inayet eksik olmuyor üzerimizden.

Ama hepimizin kalbinde sanki bir bıçak yarası. Nefeslerimiz bile yarım. Her buluşmada dem vurduğumuz geride bırakmak zorunda olduğumuz arkadaşlarımız, kardeşlerimiz..

Her buluşma duayı netice veriyor. Muhacir ve Ensarlar mağduriyetleri unutmuyor, unutturmuyor.

Vesselam..

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Yolun Kaderi (Hicret Yolları)



Sanatçı Gökmen Bey'in enfes yorumuyla dinliyorum. Kardeşim Faruk olsa limonlu sodaya ben çaya vururdum kendimi..

Bir hafta oldu yayına başlayalı.

Kimi ailene sahip çık dedi.
Kimi Türkiye'den  çıktıktan sonra eşlerinin açtığı boşanma davasından bahsetti gelmeyin dedi.
Kimi cenazesine gidemediği anasından.
Kimi çıkmasının imkansız oluşundan.😞

Kimi kamp hayatının zor olmadığından bahsedip 'korkmayın' gelin dedi. Kimi 'ablam orada kalmasan olmaz mı'. Hatta abla bişeye ihtiyacın var mı, maddi sıkıntın var mı? Ziyaretine gelelim diyen de oldu.

Ah güzel kardeşim,  can arkadaşım. Kader yürüdüğünüz yollara su serpsin. Bahtınızı açık etsin. Amin


Herkes yaşadığı perspektiften değerlendiriyor hadiseleri ve bu sebeple bazen karşıdakini anlamıyor. Ben aciz günahıma tövbenin derdindeyim ve haddim olmayarak sana diyorum ki; Kucağında İsmail büyüyor!

Zalim tarih sahnesine çıkmış rol kesiyor. Zulmünü zirvede yaşatıyor. Biz mazlumuz unutma ve hatırla.. Teslimiyet timsali aileyi. Hz. Hacer Anamız 'bizi kime bıraktın' dediğinde Sema'ya yükselen bir sesti Hz. İbrahim'inki (a.s.) . 'Allah'  diye haykırıyordu. Hz. Hacer 'git öyleyse O cc bizi zayi etmez' demişti kundaktaki bebeği İsmail yanındaydı. Kurak çölde zemzemle muştulanmıştı. Kabe'nin inşaa vazifesi de bu aileye kalmıştı..

Hepimiz kaderi planda payımıza düşeni aldık. Hepimiz bir derdin pençesinde debeleniyoruz.

Halbuki hepimiz hayatımızın (putlarını kırıp) Kabe'sini inşaa ediyoruz. Kahraman birer Lideriyiz hayatımızın.


Ey zalim esirdikçe esir!
Kaderinde çile var.
İbrahim (a.s.) içimdeki putları devir!
Hey gidi günler var.
Hey gidi günler var.

25 Ağustos 2017 Cuma

KOŞU-YORUM

🏃-YORUM
Bir senedir sudan çıkmış balık gibiydim. Bir bayan olarak bana düşen dua etmekti. Hatta rüya gördüm diyenlere gıpta ediyor, ben neden inşiraha vesile olacak bişeyler görmüyorum diye kendimi sorguluyordum. Ta ki o videoyu izleyene kadar. İsmail Sezgin'i izle diyen çömez Faruk yine bir link paylaşmıştı benimle. 'Abla bu adam farklı şeyler söylüyor izle müsait olunca. Erkam Tufan beyin bu akşam ki konuğu İsmail Sezgin.'

Malumunuz burada yalnızlığımla başbaşayım. Bir perspektif kazandıracak video en az iki gün benim zihnimde farklı şeyler düşünmemi tetikliyor, ufkumu genişletiyor. Çünkü ben dibi düşünüyorum. Soykırım meselesini. Öngörülebilir bir soykırım engellenebilir de! ama nasıl derken programlar arasında kalakalıyorum şeffafiyet ve eleştiri söylemleri ruhumu daraltıyor. 'Eleştiriye ve şeffafiyete her daim açık olalım' diye nokta koyuyorum zihnimde.

Nokta koyamadığım kara deliğim bu benim 'İçeride hapiste olsaydım' diyorum yüreğim sızım sızım sızlıyor. Empati kuruyorum ve içeriden bir kadına bürünüyor ruhum; 'soykırım konuşulsun' diyor hapisteki ben. 

Düşman kavi malum. Biz de olabildiğince mazlum. Nereden nasıl bir hamleyle alaşağı oluruz? kabuslarım oluyor. Derdimi unutuyorum. Uykularıma kendi kendime kastediyor, odanın içinde çoğu zaman volta atıyor uyumuyorum. Her gece dua ediyorum ama daha fazlasını yapmalıyım diyorum. Kime dert yansam ki zaten iki üç dostla görüşebiliyorum. 

'Dua' diyor. Erkam beyin programında İsmail bey bir hadiseyi yorumluyor ve ilave ediyor. Pasifizeleştiren hadiseler olarak okunuyor rüyalar..  Dua edin mutlaka dua şart bir de etrafınızda mağduriyetleri birer aktivist gibi herkese anlatın anlatın anlatın.. Tam o anda şimşekler çakıyor beynimde. Dua etmenin yanında yazmalıyım diyorum. Yaz kızım, Deniz yaz. 👩🏼‍💻

Takibe başlıyorum İsmail beyi. Teorik bilgiler ışığında kabul edilir tespitler de bulunuyor. Sadece bununla da kalmıyor. Birinci defa koştuğunda kulaktan dolma haberim olmuştu. Şimdilerde İsmail bey İngiltere de 10km lik bir maratona katılacağını ve 15 Temmuz sonrası yaşanan mağduriyetleri gündeme taşımak için koşacağını anlatıyor. Kanatlarım olsa 3 Eylül de bende İngiltere de koşuya katılsam diye düşünüyorum..


Müsait olan herkes ama herkes katılabilir mi? Bunu nasıl yayarız? diye düşünüyorum. Koşu kısmını İsmail beye bırakıyor yazı/yorum kısmını ben alıyorum.

24 Ağustos 2017 Perşembe

Avrupa'ya Yolculuk (Mukaddes Göç)


Avrupa'ya Nasıl Geldim? 

Bir gece vakti yazıyorum sana.

Gelmek istediğini, yollar aradığını yazmışsın. Sen tanırsın beni. Lütfen hikayemi şekvalı bir insan olarak değil, Tevhid edalı aciz bir kul olduğumu unutmadan oku olur mu?

Bir ayettir beni buralara sürükleyen … Bir güzel insanın makalesi...Yeryüzü Geniş Değil miydi? ayeti kerimesinin enfes yorumuyla bana da çoktan yol gözükmüş, asır başkalaşmıştı. Vakit 3 küçük yavrumu alıp yola revan olma vaktiydi...

Tüm geçmişimi kolileyip bir depoya anılarımla birlikte kitliyorum. Upuzun bir yol.. hayatımdaki en uzun yolculuğa çıkıyorum. Ne zormuş Allahım Sevr yolculuğu.. Geçmişimi silip geleceğimi inşa etme sevdasındayım... Bana göre vatanımdan bir daha dönmemek üzere çıkıyor/çıkarılıyorum. Kafamda deli sorular. Dibi görüyor ve geleceğe yürüyorum... 

4 bavul ve üç çocukla yola revan olmak... Pasaport kontrolünde yüreğim ağzımda… Sıkıntı olmadan turnikeden geçiyorum. Sanki aranıyorum, ardıma bir kez bile bakmadan uçağa doğru hızla ilerliyorum. Türkiye'den çıkıp Yunanistan üzerinden Avrupa'ya girebiliyorum. (Shengen için en kolay vize alınabilen ülke Yunanistan. Sonrasında serbest dolaşım hakkı kazandığınız için istediğiniz Avrupa ülkesine seyahat edebilirsiniz.)

Havalimanında iltica edeceğim dediğim anda korkum başlıyor… ama polisler davranış ve tavırlarıyla teskin ediyor. 'Bu bir prosedür unutma' diyorum kendime 'unutma.'

Ben işlemlerle uğraşırken çocuklar önlerine konulan oyuncaklarla oynuyor. Sonrasında en beğendikleri oyuncakları paket yapıp veriyorlar ve kampa getiriyorlar bizi. Bavulların aranması, parmak izi ve kağıtların doldurulması işlemi… epey vakit alıyor kiminin 3 saat kiminin beş saat sürüyor. Bizimki de uzun sürüyor. (Bavullarımız didik didik aranmadı sadece çantamıza baktılar. Bizden sonra gelen bazı ailelerin çok detaylı aramaları oldu. Bu biraz da son terör hadiseleriyle alakalı. Yanınızdaki nakit paranın ne kadar olduğu kayıt altına alıyorlar. Sonrasında yapılacak yardımda elinizdeki parada hesap ediliyor.)

Polisler kampa kadar getirip bir odaya yerleştiriyorlar. Artık kamp görevlilerinin misafirsiniz 'hoş geldiniz'. Geçici kampmış burası. 'Göçmen bürosu görüşmeleri bitene kadar misafirimizsiniz' diyorlar. Pırpır eden yüreğimle ağlamaklı bir haldeyim. Yalnız ve korunaksız hissediyorum kendimi. Hava soğuk kar yağıyor ama içeride herkes kısa kollu tişörtle geziyor. Otelden bozma bir yerdeyim. Odanın içinde tuvalet, banyo, masa ve demirden de iki ranza… Yemek saatini kaçırmışız. Çocuklar koridorda, kolum kanadım tutmuyor şaşkın şaşkın etrafa bakıyorum. Kapı açık bavullar kapıyı tutuyor ve bir ses 'hoş geldiniz' diyor.

Önce anlamıyorum, 'çocukların sesini duydum Türkçe konuşuyorlardı ben yan odada kalıyorum ismim Ahmet' diyor.. Ahmet mi diye bakakalıyorum, Hızır olmasın gelen!😳

Gelen gerçekten etten kemikten bir Türk. Hem de kamptaki tek Türk. Derneklerdeki SGK kaydı sebebiyle eşini ve evladını bırakıp çıkmak zorunda kalmış. Şimdi yan odada farklı milletten üç insanla kalıyor. Görevliler yemek getiriyor, Ahmet çay... O çayla birlikte içim değil yüreğim ısınıyor.

ve ilk günler Hızır gibi gelen Ahmet beyle tanıyorum etrafı.
Çamaşır nerede yıkanır?
Yemek saatleri?
Şehrin neresindeyiz?
En yakın market?
Fotoğraf nerede çektirebilirim?

Hepsi için Ahmet beyden destek alıyorum... (40 odalı kampta Türkçe konuşan tek kişi)

Ahmet'e teşekkür, Allah'a şükrediyorum…

 Tweet: @kamphatiralarim 
 Mail: kamphatiralarim@gmail.com
 http://kamphatiralari.blogspot.com.tr/?m=1



Anne Ölme!



İki yan odamdaki Nijeryalı kadın Sofia ağlıyor..İlk defa bu şekilde bağıra bağıra ağladığını duyuyorum. Hem ağlıyor hem konuşuyor ama bişey anlaşılmıyor. Kapısında bir müddet bekliyorum.

Acaba diyorum. Gabriel'i mi dövüyor? İçeriye hangi sıfatla gireceğimi düşünüyor ve geri adım atıyorum. Gabriel 6 aylık. Bir anne bu şekilde ağlarsa bebekte ağlar. Kafamda binbir soru. Kapıda kalakalıyorum ve kısa bir müddet sonra odanın kapısı açılıyor. Sofia deliye dönmüş saç baş dağılmış. 'Kardeşim öldü' diyor, 'daha 20 yaşındaydı. Kardeşim öldü...' Hemen yerde ağlamakla kendinden geçmiş Gabrieli kucağıma alıp doğru yetkililerin yanına gidiyorum. Durumu izah edip, Sofia'ya destek olmaları gerektiğini söylüyorum.. Gabrieli kucağımdan bırakamıyorum.


Dünyanın en güler yüzlü çocuğunun nasıl şoklandığına ilk kez şahit oluyorum. Biz Gabrieli ağlarken hiç duymadık. Katıla katıla güldüğüne o kadar çok şahit oldum ki.. ama şimdi Gabriel elbisemden tutuyor, hiç bırakmıyor. Odamıza götürüyorum onu. Çocukları seyrediyor sadece. Gabriel'in annesini bir daha o şekilde görmemesi lazım. Sofia' ya destek olmam lazım. Teskin etmem lazım diye düşünüyorum. Gabrieli ayağımda sallıyorum. Oynatıyorum. Çocuklarla oynatmaya çalışıyorum. Gabirel annesini arıyor. Ağlamayan annesini. Nasıl çaresizim. Nasıl elim kolum bağlı anlatamam.

Uzun bir müddet Gabriel bizde kalıyor. Sofia' yı ara ara kontrol ediyorum, yemek götürüyorum. İki üç saat sonra kendine gelmiş olarak görmenin mutluluğu ile şükrediyorum. Sofia'nın da kimsesi yok, eşi İtalya'da. Kardeşi Nijerya'da vefat etti.


.. ve bu hadiseye tanık olan diğer İnsanlar. Şaşkınca bakıp geçtiler bu elim hadise yine onlarda herhangi bir duyguyu tetiklemedi. 'Ente ente ene ene' dilime dolanıyor.. Birden Bedevi Arap çöllerinde seyahat eden adam oluveriyorum.

Şekli müslümanlığın öze galip geldiği asırlar sonrasında yine derin düşüncelere dalıyorum. 'Allahım, Dünyadaki tüm Müslümanlara basiret ver' diye ellerimi Sema'ya kaldırıyorum.

Ben buraya geldim geleli iki Türk arkadaşın annesinin vefat haberini aldık. Gıyabi canaze namazları kılındı. Onlar da gidemediler. Nasıl gitsinler ki! Onlarda son kez göremediler sevdiklerini. Ölüm hangi kapıdan girerse girsin aynı etkiyi bırakıyor. Yine kuyularda debeleniyor düşüncelerim. Aklıma hapiste yavrularına hasretle, gecelerini ihya eden kadınlar geliyor.


Nice sonra Gabriel'i annesine teslim edip annemi arıyorum. 'Kendine iyi bak' diyorum ama sen ölme diyemiyorum. 

Anne sen ölme..


Tweet: @kamphatiralarim 
Mail: kamphatiralarim@gmail.com
http://kamphatiralari.blogspot.com.tr/?m=1

22 Ağustos 2017 Salı

UYUMA!


Bu hikâyenin içinde sende varsın. Derdimden sen anlarsın, uyuma!

Nuriye ve Semih direniş sembolüdür. Dertleri işlerine dönmekti. Şimdi yine kara bir zihniyetin ağındalar. Zorla tıbbi müdahale nedir bilir misin? Müdahale sonrası yaşamına dönemezsin. geçmişini yok ederler. Anneni gardiyan zannedersin. Hala ölmediler mi diyenlere inat yaşıyorlar... Ve caniler kim bilir kaç kişiye daha tıbbi müdahalede bulunuyorlar.

Nuriye ve Semih'e tıbbi müdahale ediyorlar uyuma!

Doğum yapan kadınlar... Canım nasıl sıkılıyor anlatamam. Bebeklerine ölsün yazan mı ararsın, emir-komuta zinciriyle hamile kaldılar yazan mı...

Hastane kapılarından yeni doğum yapmış kadınlar içeri alınıyor uyuma!

Yapılan hukuksuzlukları haber yapıyorlar diye yüzlerce gazetecinin hayatı karardı. 

Haber alma hürriyetinin temsilcileri içeride uyuma!
..
Ve daha sayamadıklarımız

İşkenceler, tacizler, tehditler, intiharlar, infazlar...(yine bin ahh barındıran üç nokta)

Uyuma!

Hikayemi soruyorsun? Evveli ağır bir roman konusu. Terkedilmişlikler, tehditler barındırıyor... Türkiye’de iken üç kez ev taşıdım ve en sonunda ordan ayrıldım. 

Şimdi… Şimdi bir mülteci kampındayım, dört bir yanım mülteci, bir mülteciyim kapında Allah’ım! 

Yavrularımı düşünüp başka bir yerde de kalabilirdim elbet ama suçsuz insanlar içerideyken ben rahat bir yerde mi kalacaktım? Nasipsiz mi olacaktım yani? Kazanma kuşağında kaybedemezdim. Bu ay 100€ daha fazla ayırdık mazlumlara. Sanki yedim oyunu oynadık. Başka yerde kalsam bunu yapamazdım.

Ve sıra senin hikayende... Senin hikayen ey okuyucu;

Belli ki sen de çok ağır yükleri omuzluyorsun. Bu sebeple hikâyenin Kahraman Lideri sensin.

Ümidini kaybedersen yarına kalamazsın, kalamayız

Yarınlar hatırına, gözünden yaş yerine kan damlasa da, ümidini yitirme!

"Yarın elbet bizim, elbet bizimdir. Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir!" Necip Fazıl

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Lavabolar&WC




'İmdaaat' diye bağırasım geliyor, lavabolara her gidişimde.
Ortak temizlik değil de, ortak pisletme kültürü yerleşmiş burada.


Sabunluk kırıldı. Herkes kendi sabununu taşıyor artık. Ben unutuyor
um, tekrar tekrar dönüyorum odaya. Bugün temizlik sırası bende. Temizlik yaparken en zorlandığım kısım erkekler bölümüne girmekti. Sonradan alıştım (istersen alışma) ama girerken bir adım ileri, iki adım geri attığım da yalan değil. Temizledikten on dakika sonra lavaboda yeşil çaylar vardı. O çaylarla problemim var. Bu lavabolarda yıkanan çocuklarla  ve bulaşıklarla da problemim var. Hâlbuki mutfağın hemen yanında banyolar var, gitmeye üşeniyorlar. Gerçi onun da mütemadiyen gider boruları tıkalı... (buraya üç nokta koymalı🙄)


Temizlik kaygılarım var. Lavabolara önden ben gidiyorum, yerde görmüş olduğum peçeteleri topluyorum. Sonra sırasıyla çocukları götürüyorum ve hoop odaya geçiyoruz.


Ramazan'daysa sahur vakti herkes ağzını çalkalama derdindeydi. Lavabo kuyruğunda beklerken, muhabbet ederek sohbeti uzatıyorlardı. Bir Afgan, kalabalığı görünce 'meclis meclis' diye keyiflenmiştiBense her gece istifra etmenin eşiğinden dönüyordum.

Kimine meclis, kimine nahoş anılar

Tweet:  @kamphatiralarim

Mail: kamphatiralarim@gmail.com


http://kamphatiralari.blogspot.com.tr/?m=1

20 Ağustos 2017 Pazar

İyilik Oyunu


Kampın gizli lideri, odamın da kraliçesiyim.


Oğullarımdan biri geçen hafta adımı koydu 'erkek anne'.


Gizli görevim de her türlü iyiliği yaymak.


Çok küçük iyilikler...


Odadan çıkmadan tebessüm ediyorum. Her kimi görürsem selam vermeden asla geçmiyorum. Selamı yayıyorum.


Okullar kapanınca her sabah 9-12 oyun odasını tüm çocuklar için açtım, eğer başlarında bir büyük yoksa ve sonunda temizlenmesi için söz verilmiyorsa oyun odası açılmıyor.

Afgan, Suriyeli, Nijeryalı kadınlar işleri olduğunda bebek ve çocuklarını bize bırakıyorlar. Neden? Çünkü aynı ülke insanı da olsa kimse kimsenin çocuğuna bakmıyor.

Çocuklarımla konuştum 'Biz bir oyundayız, buraya dil öğrenmek için geldik. Bakalım hangimiz daha önce dil öğrenecek?' der demez bildikleri tüm kelimeleri sıralamaya başlıyorlar...


İlk dil öğrenen anneannesini, babasını ziyarete gidecek..


Onlarında görevi var, 'bugün hangimiz daha iyi olacağız' görevi. Kullanılmaları pahasına yavrularımın iyilik yapmasını önemsiyorum. Anne 'kadın bana çocuğumu tutar mısın dedi tuttum.' Anne 'Abbas ağlıyordu ona oyuncağını verdim.' Hergün bişey anlatıyorlar. Bana iyilik yaptıklarını ispatlamaya çalışıyorlar. Ortak alanlarda sosyalleşirken az dayak yemediler. Hatta odaya hergün dayak yiyerek giriyorlardı  'seni anlamasalar da onlarla konuş, senin canını acıttıklarını onlara anlat' dedim. Yaklaşık üç ay sonra ağlamalar azalmaya başladı.

Hayatı yaşanılır kılan ne varsa onun peşinden gitme çabasındayım.

Halbuki ki nefesim bile yarım kalıyor, bunları yazarken babasına km lerce yol gidip kavuşamayan Betül Sedacık geliyor.

Ve kadının eşine söylediği o söz;

'Ceza evini görünce babama gidiyorum dedi atladı. Emanetine sahip çıkamadım'

Bu acıyı tarif edecek kelimeler firarda.

Bu acının tarifi bende yok.

Duama Betül Seda ile başlıyorum.

Artık yazamıyorum...



Akşam yemeği🍽

Odamda evlatlarımlayım. Burada aileyseniz bir oda hakkına sahip olabiliyorsunuz.

İki katlı bir kamp evi. Ben üst kat solda en sondaki odadayım. Mutfak alt katta en sağda kaç metre vardır derseniz aramızdaki mesafe 150-200 mt kadardır. Hemen yanımızda yangın merdiveni. Allah'a şükranlarımı arzediyorum. Herhangi bir felakette ilk kurtarılacak olanlar benim yavrularım.☺️


Bu akşam yemeğini yangın merdiveninde yedik. Oğlum erken uyudu. Bizde mikrodalgamızda yemeklerimiz ısıtıp merdivene geçtik. Çok keyifliydi. Kızım anne çok güzeldi dedi. Lokanta bize bu kadar keyif vermezdi..

Anlayacağınız 'Deniz' harikalar diyarında.


Adeta 'Hayat Güzeldir' filmini çekiyoruz yavrularımla.

Hergece katrankarası  ama hergüne yeni bir ümitle uyanıyoruz.



19 Ağustos 2017 Cumartesi

Her Bebek Yeni bir ümit


Bu kadın başka çünkü o bebek bekliyor..

Kaldığı odada Somaili uyruklu üç kadın daha var. Hamileyken bir ranzada doğumu beklemek çok zor olsa gerek. Onu hep ortak alanlarda yatarken görüyorum. Geldiğimden beri 'bu kadın nasıl yavrusunu kucağına alacak?' sorusu zihnimi kemirdi, eşinin İtalya'da olduğunu ve Doğum sırasında gelemeyeceğini söylediğinden beri hayretle bekliyorum dünyaya gelecek yavruyu.

ve o gün geldi. Bir ay önce kampımızın siyahi kız çocuğu doğdu.

Gözlemledim..

Anne bir hafta kadar single bir odada kaldı. Kendi vatanından insanlar devamlı yardım etti yalnız bırakmadılar. Sonra arkadaşlarıyla birlikte aynı odaya geçti, yapamamış olacak ki yine oda değiştirdi. Bebek ile annesi artık hayatlarına devam edecekleri odalarındalar.

Küçük doğdu zaten.. Küçücük, ufacık... Siyahi bir melek. Beyazlar içinde bir Siyah inci.

Ama kimseye umut getirmedi... Bana bile... Kampta doğdu, babası yoktu. Umut vermek yerine, hüznümü arttırdı.

Hayırlı olsun ziyaretine kendi vatanından insanlar dışında giden olmadı.

Bizde lohusa kadına 'hoşaf makbuldür' derler. Reçel yaptım 'bunu suyla karıştır iç' dedim. Çok sevmiş olacak ki her gördüğünde tarifini sordu, bir daha götürdüm. Bitti mi diye sorduğumda evet dedi. Bu sefer buzluğa reçel yapmak için ayırdığım meyveleri verdim. Nasıl yapılır tarif ettim.

Lohusalık yaşamadı. Yatamadı, dinlenemedi. Bir gece hastaneye kaldırdılar, dikişleri kanadı.

Ambulansa binerken yavrusu elindeydi. Yanında kimse yoktu.

Biz sadece seyrettik. Elimiz uzanamadı. Çığlıklarım içimde yanardağdan bir volkana evrildi. Ara ara alev püskürüyor. Elim kolum bağlı. Bambağlı...

Ana iseniz, derdi yavrunuz adına siz çekiyorsunuz çünkü.

'Ana' tek hece.. Türkiye'nin tek hece değeri olmayan ANAları.

Son zamanlarda içeriye alınmalar ve tutuklamaların seyri değişti. Doğum yaparken kapıda bekliyor polisler. Hastane çıkışı kimi bebeğiyle giriyor içeriye kimi de aileden birine teslim etmek zorunda kalıyor. Anlayacağınız yavrusu yerine yüreğine taş basıyor.

Biz hangi yalana kendimiz kaptırmışız ki; bu acı bizim yüreğimize çöreklenmiyor, yemeden içmeden kesilmiyoruz.

Koğuş ve hücrede kalan çocuk ve bebek sayısı: 668
0-12 aylık: 149
1 yaş: 140
2-3 yaş: 241
4-6 yaş: 127
Yaşı belirtilmemiş:11

'Babam ölse bu kadar üzülürdüm'

Feyza Yaylacı ve 33 haftalık premeture kuvezdeki bebeği ile biraz önce gözaltına alındı.

Bu gece katran karası. Bu gece yaşanmayası..

Elimizden gelen elimizi dua dua açmaksa şayet,

Duadayız ey ASR!

18 Ağustos 2017 Cuma

Yavrum hasta 😷

Havalar soğudu. Sonbaharın ilk günleri..

Oğlum hasta. Öksürüyor, burnu akıyor.. Eminim üç günde atlatacak. Burada hava o kadar temiz ve mikroplardan arınmış ki grip türü hastalıklar çok kalmıyor bünyenizde. Onlarda çok kısa bir zaman sonra sizi terk ediveriyor.☺️

Üç çocuklu bir anne için olağan bir durum. İlaçlarımızla geldik Türkiye'den.

Buralarda hasta olduğunuzda ne olur? Hafta içi her gün belirlenmiş sınırlı saatlerde (sabah iki saat kadar) görebilecek bir hemşire var. Hemşire demek, doktor demek! Çok sıkıntılı durumlarda yönlendiriliyorsunuz hastaneye. Bu sebepten biz hemşireye pek gitmiyoruz. Netice belli. İlaç verip yollayacak. Bizim ilaçlarımız var israfa gerek yok diye düşünüyorum ve iç meselemi yine içimde hallediyorum.

Amma halledemediğimiz şeyler var..

Gözlerindeki feri sönmüş yavrunuz sizin gözünüze bakarak 'babamı özledim' diyorsa bu duyguyu nasıl yöneteceksiniz kitleniyor ve halledemiyorsunuz.

Gece öksürükten uyuyamayıp bir o yana bir bu yana dönüyorsa yavrunuz, ağlamasını kesemiyorsunuz ve onunla sizde içten içe ağlıyorsunuz.

Hele bir de sizde o çok sevdiğiniz çayı (yalnız içmeye alıştığınız; buranın konusu olmadığı için özel başlık açacağım) içemeyecek kadar halsiz ve keyifsizseniz kendinize gelmekte zorlanıyorsunuz.

Demek ki tam zamanı;

Dua zamanı.

Benim için kendimle yüzleşme sorgulama vakti...

Ey çocuk! Dağlama yüreğimizi artık ağlama.

Mutfaktayım..

Öğle saatleri. Babası ile kalan Annesinin neden yanlarında olmadığını bilmediğim çocuk ağlıyor. Yaşı 6 belki 7. O kadar.

Baba belli ki çaresiz. Yemek yapıyor umursamıyor gibi gözüküyor. Bi gözü oğlunda.

Sarılmaya çalıştım izin vermedi. Kaçıyor.

Bende başlıyorum onunla ağlamaya. Yemeğimi birine bakması için işaret ediyor ve odama çıkıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum.

Artık çocuklarımın beni görmemesi lazım bu halde. Ama toparlanamıyorum bir türlü.

Benim o çocuğa yardım etmem lazım, ona sarılmam derdini hafifletmem lazım ama nasıl?

Tüm dünyadaki çocuklar.. Annesinden babasından koparılan.. Sürgün edilmiş, mahkum olan.

....
Ayşegül geliyor hatırıma. Hatırlarsın sen!
Karnında bebeği öldü sonra kendisini. 5 yaşında bir erkek evlat yetim kalmıştı. Baba hala hapiste. Onun mahsunluğu çöküyor yüreğime. Ona sarılamayaşım el uzatamayışım kahrediyor beni.
Rahman'a sığınıyorum.

Elbet adilsin ey Kader.
ve ey güzeller güzeli Rabbim.. Senin var bir bildiğin..


Cuma ya bugün iki kilo pirinçten pilav yaptım. Pilav mı dağıttım efkar mı? Bilmiyorum.

Ailesinden hiç kimse olmadığı için, kamp dostluğu kurduğu kadınlardan biriyle doğuma giden Somalili lohusa kadına.

Kocası İtalya'dayken doğum yapmış ve 9 ay olmasına rağmen babasını hala görememiş bebeğin annesi Nijeryalı kadına,

ve beni ağlatan yavruya.. Bir de mısır patlatıp götürdüm. Artık gülüyordu.


Ama ben de zerre değişim yok. Kor düşmüş.

Soğumuyor, hafiflemiyor..


Yangın yeri yüreğim. Söndürmeye takatim kalmadı.
Medet ey Sultanlar Sultanı SAV..!

17 Ağustos 2017 Perşembe


Yazgını sev, hikayene sarıl! Derdin kurbiyettir senin.

Kıssadan Hisse..

Hz. Yusuf  (ra) Mısır'a Sultan olarak girdiğinde atının üzerindedir ve bir zaman sonra kırbacını düşürür.
...ve güzel Züleyhanın önündedir artık. Eğilir Züleyha alır kırbacı uzatır sahibine.
Uzattığında kırbaca dokunan Hz. Yusuf 'yandımm' der kırbaç elinden düşer.
Hz. Züleyha tekrar kırbacı eline alarak der ki;

'Ey güzel yüzlü, doğru sözlü Yusuf ra ben o yangını yıllardır gönlümde taşıyorum.
Sen bir an tutamadın elinde.'


Derdi içeride Yusuf olan mı çeker. O nur yüzlü Yusuf'ları dışarıda bekleyen mi! Hiç rüyası olmayandan Yusuf olur mu?

Bilinmez...

Yusufu kaybettim Kenan ilinde
Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz
Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz
Bu ne yaredir ki çare bulunmaz
Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz
Yunus öldü deyu sela verirler
Ölen beden imiş, aşıklar ölmez
Yunus Emre

Ağlamak kârım oldu!



Katıla katıla, öğüre öğüre ağlamak istiyorum.

Çocuklar uyuyor sıkıyorum sıkıyorum sıkıyorum kendimi.

Saçımda siyah kalmadı artık. Saydım gözlerimde gözyaşı torbaları bir değil beş tane.

Burada geceler katran karası. Herkeste bir kasvet olduğundan mıdır bilmem içimde ne kadar ümit barındırırsam barındırayım olmuyor. Bir yerde sel oluyor gözyaşlarım.

Devamlı kaçırıyorum gözlerimi insanlardan ve 'ağladığımı görmesinler amannn' diye yavrularımdan.

Bi benden kaçamıyorum.
Devamlı yüzleşme halindeyim.

Dayanacak gücüm kalmadı.

Her gün bir kötü haber ekleniyor duyduklarıma.

Nuriye ve Semih'e müdahale ediyorlar. O iki direniş Kahraman'ını akıllarından edecek akıl yoksunları. Hapishanedeki bebek sayısı günden güne artıyor. Gazeteciler ilaçlarını bile alamıyor. İşkenceden ölenler var. Kaçırılanlardan haber alınamıyor.Bunlar duyduklarımız. Peki ya duyurulmayan mağduriyetler... Dayanamıyorum.

Gah bülbül diyorum. Matem senin hakkın değil. Sus matem benim hakkım..

Gah Ahmet Kaya' dan demleniyorum. 'Siz benim nasıl yandığımı nerden bileceksiniz..'

Geceler bitmiyor... Derdime yenik düşüyorum. Hergünü mağlup bitiriyorum.

Bugün de olduğu gibi..


ve bir cümlecik yerleşiyor dilime.

Her açtığın yaradan, hesap sorar Yaradan!

Açtığım yaralar aklıma geliyor, kalbimi sızlatıyor.

Yaradana sığınıyorum.




16 Ağustos 2017 Çarşamba

Nerede, kimleyim?


NEREDEYİM?

Gazeteci diyemiyorum kendime. Artık köşe yazılarım yok.

Ama o gözle bakmak yaralarımı hafifletiyor sanki. Meslek bakış açısıyla bu kampta kalmak..

Ortak tuvalet,

Ortak banyo,

Ortak mutfak.

35 aile her biri farklı ülkelerden..

Suriye'den,
Afganistan'dan,
Irak'tan,
Somali'den,
Nijerya'dan gelmiş 35 hikaye.

Bu ülkede tek başına doğum yapmış kadınlar. Kimi Nijerya'dan gelmiş, kimi Somali'den.. Onlar da benim gibi yalnızlar. Hepsinin eşi İtalya'da.

Kimi kocaman bir aile Afganistan'dan.. On çocuklu..

Nezaketsizlikten kırılan ve  hergün niyetimi sorguladığım bir yer.

Her yer pis. Pimpis!

Benim dualarım dışında 'dostumm' diyeceğim kimse kalmadı etrafımda..

Bazen İnsanlarla yazışırken, konuşurken bile haddi aşıyorum.. Gah alınıyor, gah yanlış anlıyor, gah yanlış anlaşılıyorum.. Gah lafı uzatıyor çok gereksiz konuşmalara giriyorum.  Netice de kabuğuma çekiliyorum.

Zaman zorunlu bir inziva zamanı.


Ayaklarım sabit fakat dilim lâl.
Kök sal toprağa koca Çınar..
Kök sal!


Tweet: @kamphatiralarim

Mail: kamphatiralarim@gmail.com

http://kamphatiralari.blogspot.com.tr/?m=1

15 Ağustos 2017 Salı

Deniz ben. Ben Deniz:)


Ümidini yitirmeyen herkese seslenmek için bu bloğu kurdum.

Yaklaşık 6 aydır  mülteci kampındayım. Tek Türk'üm. Yanımda üç çocuğum var.(Küçücükler) Onlar dünyalı :)

Yazmak için gerekli motivasyonu ancak buldum mu desem, kendime yeni yeni geliyorum mu desem, kardeşim Faruk yazmam için bin takla attı whatsapptan mı desem bilemedim.

Malum Türkiye'de Avrupadakilerin bakış açısıyla söyleyim 'Crazy President' var.

Benim de kapanan bir gazetede köşe yazılarım vardı.

Artık yoklar..

Eşimde yok. Boşandım.

Aldım çocukları, sırtıma çanta doğru Avrupa'ya.

Çok acite durumlar var burada fakat hiçbiri Nuriye ve Semih'in yaşadıklarından, sayısı gittikçe artan hapishanedeki bebek ve annelerinden daha kötü değil.

Öyle bir noktadayım ki dünya sanki avuçlarımın arasında ama ben sadece seyirci kalmak zorundayım. Daha fazlasını yapmalıydım. Yazmaya başladım...

Devam edeceğim..